Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 13°C
Sağanak Yağışlı

UYDUSU ÇEKMEYEN PANOPTİKON BİR DİSTOPYA: “BİNA”

Arzu Arda Deger
"Perde büyülü bir dünyadır. Öyle bir gücü vardır ki, duyguları başka hiçbir sanat formunun yanına bile yaklaşamayacağı bir şekilde ortaya çıkarır" Stanley Kubrick

Distopik korku türünde eser verilmesini sinemamız adına olumlu ve gerekli buluyorum. Son dönemde içinden bir türlü çıkılamayan bireyin yalnızlığı ile bozkır hikâyelerine sıkışmış sinemamıza alternatif sunması açısından da bir o kadar  kıymetli.

2020’ye adını neon harflerle yazdıran Covid -19 sebebiyle her günümüz distopik saatlere gebeyken, sinema sanatı da bu türe sırtını yaslayan örnekler vermeye devam ediyor ve yerli sinemamızda görmeye çok alışık olmadığımız bu janra ait bir yapım bu hafta beyazperdede arz-ı endam ediyor.

 

Ülkenin belli başlı festivallerinde gösterilen filmlerin, vizyona giremeyip seyirci ile buluşamaması sinemamızın yeni sorunlarından biri ve başlı başına ayrı bir yazının konusu. Neyse ki bu sene 39. İstanbul Film Festivali’nin çevrimiçi gerçekleşmesiyle bazı yerli yapımları izleme imkânımız oldu. Bunlardan biri de Orçun Behram’ın ilk uzun metrajı olan “Bina” filmiydi. Film ayrıca geçtiğimiz günlerde düzenlenen Engelsiz Filmler Festivali’nde ücretsiz olarak gösterildi. İstanbul Film Festivali seçkisindeki bilhassa ilk filmler sinemamız adına hayalkırıklığı yaratırken, film olarak çok eksik bulsam da, fikir olarak ilginç bulduğum ve anlatmak istediği şeyi önemsediğim Bina’yı yazmaya değer buldum.

2019’da festival yolculuğunun başladığı 44.Toronto Film Festivali’ne ülkemizden katılan tek film olan Bina, hemen ardından 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ‘Ulusal Kategori’de gösterilen ilk film oldu; çoğu sinema eleştirmeni tarafından beğenilmedi, hatta ağır yorumlar bile aldı.

Biraz da filmin konusundan bahsedelim; devlet yeni bir yayın ağı kumuş, bunu da yeni bir uydu anteni vasıtasıyla tek bir koldan yapmayı planlamaktadır. Mehmet’in güvenlik görevlisi olarak çalıştığı apartmanın çatısına belediye bu uydu antenini takacaktır. Ancak anteni takacak olan ustanın düşüp ölmesi, Mehmet’teki gerçeklik algısını yerle bir etmeye başlayacak, anten vasıtasıyla verilen yayın artık büyük bir tehlike arz edecektir. Olayın peşine düşen Mehmet, katran karası bir sıvının binanın her yerine yavaş yavaş yayıldığını, apartmanda yaşayan herkesin zarar görmeye başladığını farkedecektir.

Korku filmleriyle büyüyen ve Dario Argento, John Carpenter ,David Cronenberg’den etkilendiğini söyleyen yönetmen Orçun Behram Bana kalırsa, korku filmleri hep politiktir. Yapıldığı sırada toplumun içindeki korku öğesi neyse, o hikâyeye yansımıştır.” diyor. Katıldığım bir görüş, korku sinemasının dünyadaki örneklerine baktığımızda slasher, lanetli bir ev ya da yerli sinemamızda sıkça (hatta başlı başına) gördüğümüz dini referanslar, mitoslar üzerine çekildiğine şahit oluyoruz. Çok fazla takipçisi olmamakla birlikte, son yıllarda türün daha çok Indie Arthouse Horror” yani “Bağımsız Sanatsal Korku Sineması”na evrildiğini söylemek mümkün. “Hereditary”, “Get Out”, “A Girl Walks Home Alone at Night”, “Eyes of My Mother” hatta yerli bir örnek verecek olursak “Baskın”ı da bunlar arasında sayabiliriz.

Belirli bir zaman ve geçtiği yer açısından, belli bir mekandan azade soyut bir yapı üzerine konumlanmış olsa da, cep telefonlarının, internetin olmadığı, tüplü TV’lerin kullanıldığı bir atmosfer kurması vesilesiyle 80’ler Türkiye’sinin tasvir edildiğini  anlayabiliyoruz. Bir memleket metaforu olarak merkezde yer alan bina, başlı başına bir Türkiye distopyası.

Film bir yandan birçok meseleye değinirken, bir yandan çok iddialı olmasa da felsefik, psikanalitik, sosyolojik, hatta feminist ve tür sinemasına dair türlü okumalara da açık bir kapı bırakıyor.

Orçun Behram rejisini “görünürlük” kavramı üzerinden kurmuş. Tarihsel süreç içerisinde iktidarlar görünürlüklerini sağlamak adına teknik olarak birçok yöntem geliştirmiştir; “kendisini göstermeden görebilme ilkesi” diye tanımlayabileceğimiz panoptikon sistemini, bugünün teknolojisiyle birçok koldan (sosyal medya hesaplarımız, kredi kartlarımız, sokaktaki mobese kameraları, uydu sistemleri vb.)   sağlayabilen otorite, kontrol mekanizmasını daha da güçlendirmektedir. Ancak filmde teknolojik taciz medyası TV ve radyodan ibaret kaldığı için zamane sorunlarını es geçen bir hâle bürünmüş.

80’lerin darbe sonrasındaki politik atmosferinde yazılı ve görsel medyanın geldiği pespayeliği, kültür-sanat alanındaki yozluğun başlangıcını, bilimin ötelenip, dini referansların yaşamımızdaki yaptırımının arşa çıkarıldığı bir gündelik yaşam gerçeğini deneyimlemiş ve hâlâ deneyimliyorken, sinemamızın “vur-kaç” yapıp, senaryosundan önce koltuğunun altına almış olduğu otosansürü devreye sokmasını çok acı, acı olduğu kadar bizi bir arpa boyu bile ilerletmeyecek olan bir kandırmaca olarak buluyorum. Evet, Bina’da bir politik eleştiri var, ama kime?

Bunun dışında aile içi şiddet, yöneten-yönetilen, çarpık kentleşmenin getirdiği toplumsal sıkıntılar, görsel iletişimin kitleler üzerindeki etkisi, bilginin tek bir merkezden yayılması (günümüz gazetelerinin aynı başlık ve içerikle çıkması gibi), siyasi otoritenin manipülasyonları ile bir hipergerçeklik yaratması filmin dikkat çektiği noktalar. Ancak bunu yaparken yine sinemamıza has sorunlardan biri olan karakter derinliğini kurma mahareti göster(e)meyen, hatta onları olabildiğince yüzeysel kullanan, yeni bir şey söylemeyen ve lüzumsuz uzunluktaki süresi ile sıkan, haliyle de sarkan bir anlatıya dönüşüyor. Belki karakterlerini amaç değil araç olarak kullandığından bu derinliğin oluşmasına gerek duymamış olabilir Behram, bilmiyorum. Tür bu tercihi de kaldırabilecek yapıda çünkü. İlk filmini çeken hemen her yönetmenin yumuşak karnıdır; çekilen onca görüntüye kıyılamaz ve atılması gerekenler atılamaz. Bunun handikapı olarak film, bir noktadan sonra film olduğunu unutup bize katran sıvının nasıl yayıldığını usul usul gösteren bir klibe dönüşüyor.

Daha derinlikli bir senaryo yapısı kurabilseydi şayet sinematografik olarak da başarıyı yakalayacak olan Bina, sanat yönetimi, görüntü yönetimi ve ses tasarımındaki başarısıyla seyirciye maksimum tatmini veren bir tür denemesi. İşin teknik kısmını analiz etmeden, sadece hikayesi üzerinden yapılan kritikler eksik yorumlama olur, kaldı ki haksızlık da olur.

Filmin resimleri gayet iyi kotarılmış, türe çok hakim olmadığımdan keşfedememiş olsam da  kadrajlarıyla gönderme yapılan bir çok film vardı zannımca. Bu başarısıyla filmin görüntü yönetmeni olan Engin Özkaya , 39.İstanbul Film Festivali’nde “En İyi Görüntü Yönetmeni Ödülü”nü aldı.

Sanat yönetimi ise belli ki epey detaylı hazırlanmış. Kullanılan o ziftvari sıvının efekt değil de gerçek sıvı olduğunu öğrendiğimde bir yardımcı yönetmen olarak zihnim hemen çekim aşamasına gitti; onun  hazırlanması, duvarlarda ve bina içinde akışının sağlanması (sonra temizlenmesi) nasıl meşakkatli olmuştur tahmin edebiliyorum, elbette bu seyirciyi ilgilendirmeyen bir detay. Balıkesir’de atıl bir PTT binasının baştan aşağı yenilenip set haline getirilmiş olmasını da hesaba katarsak dönemin ruhuna ait hazırlanan dekor ve kostümü gayet yerinde. Sanat Yönetmeni  Ufuk Bildibay 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Sanat Yönetmeni Ödülü” için aday gösterilmiş, ancak alamamış. Kazanan filme baktığımda ise hakkı yenmiş diyebilirim. 

Filmin distopik atmosferine paralel yaratılan müzikleri de filme hizmet eden boğuculukta ve rahatsız edicilikte. Müziklerin yaratıcısı Can Demirci de 39. İstanbul Film Festivali’nde “En İyi Özgün Müzik Ödülü”nü kazanarak bu başarısını taçlandırmış oldu. Bunun dışında Onat Kutlar anısına verilen Jüri Özel Ödülü ile Seyfi Teoman anısına verilen “Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü” de Bina filminin oldu.

 

 

İhsan Önal rolü için biçilmiş kaftan, fiziksel görüntüsüyle de rolü için çok iyi bir cast olmuş. Kadrodaki diğer isimleri de anmadan geçmeyeyim; Gül Arıcı (Yasemin), Levent Ünsal (Cihan), Enis Yıldız (Fırat), Işıl Zeynep (Aysel), Murat Sağlam (Hakan), Eda Özel (Berrin), Elif Çakman (Cemile) ve Mert Toprak Yadigar (Yusuf).

Fikri iyi olan bu filmin kısa metraj çekilmiş olmasını dilerdim, daha başarılı bulacağımıza şüphe bile etmiyorum. Filmlerimizin fikirleri var ancak cesaretleri yok. Ancak  sonraki işlerini merak ettiğimiz ve radarımıza giren bir yönetmen kazanmış olduğumuzu da son söz olarak belirteyim.

Daha çok filmi paylaşmak dileğiyle, sinemayla kalın.

 

Bina filminin fragmanı;

Madem Dario Argento dedik, filmlerinin müziklerini de bu linkle paylaşmış olayım;

 

mail: arzuardadeger@gmail.com

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.